16 Ekim 2026
  • Yaşam Vadisi: Bir kent vizyonunun hikâyesi

    Yaşam Vadisi: Bir kent vizyonunun hikâyesi

    DOĞAYI RANTA DEĞİL, İNSANIN YAŞAMINA AÇMAK

    Bir kenti yönetmek, yalnızca yollar, binalar ve yeni yerleşim alanları inşa etmek değildir. Asıl mesele; insanı, doğayı, suyu, toprağı ve kamusal yaşamı aynı planın içinde buluşturabilmektir. Çünkü kentler yalnızca üzerinde yaşadığımız alanlar değil, gelecek kuşaklara bırakacağımız ortak yaşam mirasıdır.

    Son yıllarda yaşanan yoğun yağışlar, su baskınları ve taşkınlar, kent planlamasının önemini bir kez daha gündeme getiriyor. Her doğa olayı, bize aynı soruyu soruyor: Doğanın işleyişini dikkate alarak mı kentler kuruyoruz, yoksa doğayı kendi yapılaşma tercihlerimize uymaya mı zorluyoruz?

    Doğa intikam almaz. Ancak onun doğal akışını, su yollarını ve ekolojik dengesini göz ardı ettiğimizde sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalırız.

    İşte bu nedenle İstanbul’un dere yataklarını, su havzalarını ve yeşil alanlarını nasıl değerlendirdiğimiz, basit bir imar meselesi değil; doğrudan doğruya kent hakkı ve kamu yararı meselesidir.

    Dere yatakları yapılaşma alanı mı, yaşam koridoru mu?

    İstanbul’un geçmişine baktığımızda, imar planları ve dere koruma mesafeleri üzerinden yürütülen tartışmaların kentleşme politikalarımız açısından ne kadar önemli olduğunu görüyoruz.

    Kadir Topbaş döneminde gündeme gelen plan değişiklikleri ve dere koruma mesafelerine ilişkin düzenlemeler de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Koruma mesafelerinin daraltılmasının yapılaşma üzerindeki etkileri, taşkın riski, kamulaştırma maliyetleri ve kamu yararı açısından sorgulanmalıdır.

    Ayazağa’da eski Evyap sabun fabrikasının bulunduğu alanda geliştirilen Vadi İstanbul projesi de bu tartışmaların önemli örneklerinden biridir. Projenin imar planı değişiklikleri, dere ve orman ekosistemleriyle ilişkisi, yapılaşma kararları ve kamu yararı bakımından incelenmesi gereken yönleri vardır.

    Burada mesele, bir projeyi yalnızca büyüklüğü ya da ekonomik değeri üzerinden değerlendirmek değildir. Asıl soru şudur: Bir kentin doğal varlıkları, gelecekte yaşayabileceği riskler ve halkın ortak kullanım hakkı ne ölçüde gözetilmiştir?

    İmar kararlarının arkasındaki siyasi ve idari sorumluluk, ancak belgeler, planlar ve alınan kararlar üzerinden değerlendirilebilir. Fakat şu gerçeği unutmamak gerekir: Kentlerin geleceğini belirleyen kararlar, yalnızca bugünün ihtiyaçlarını değil, yarının bedellerini de hesaba katmalıdır.

    Beylikdüzü’nde başlayan farklı bir yaklaşım

    İstanbul’da bu soruya farklı bir yanıt veren örneklerden biri, Beylikdüzü Yaşam Vadisi’dir.

    Ekrem İmamoğlu’nun Beylikdüzü Belediye Başkanlığı döneminde şekillenen Yaşam Vadisi fikri, dere çevrelerini yapılaşma baskısı altında bırakmak yerine, bu alanları kentlinin nefes alabileceği, doğayla buluşabileceği kamusal yaşam alanlarına dönüştürme düşüncesine dayanıyordu.

    Bu yaklaşım, İmamoğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde daha geniş ölçekte ele alındı. İBB’nin 2024 yılında açıkladığı hedef, İstanbul’daki yaşam vadilerinin sayısını 35’e çıkarmaktı. İBB’nin 2025 tarihli açıklamasına göre ise 2019’dan itibaren 18 yaşam vadisi hayata geçirilmiş ve İstanbul’a 2 milyon metrekare yeni yeşil alan kazandırılmıştı. Bu rakamlar, açıklama tarihlerine ait veriler olarak değerlendirilmelidir.

    Yaşam Vadisi modelinin önemi, yalnızca yeşil alan miktarını artırmasında değil, dere yataklarını ve çevrelerini kentin yaşam sistemine yeniden kazandırmayı amaçlamasında yatıyor.

    Bir parkın ötesinde: Ekolojik ve toplumsal bir model

    Yaşam vadilerinin temel yaklaşımı üç önemli başlıkta toplanabilir.

    Birincisi, taşkın riskini azaltmaya yönelik altyapı ve dere ıslahı. Dere yataklarının bilimsel ve mühendislik esaslarına uygun biçimde düzenlenmesi, suyun akışının gözetilmesi ve çevresinin planlanması, taşkın riskinin yönetilmesinde önemlidir. Elbette hiçbir proje taşkın riskini bütünüyle sıfırlayamaz. İklim değişikliği, yağışın şiddeti, altyapı kapasitesi ve havza koşulları birlikte değerlendirilmelidir.

    İkincisi, kesintisiz yeşil koridorlar oluşturmak. Kentin farklı bölgelerindeki parkları, ormanları, dere çevrelerini ve kıyı alanlarını birbirine bağlamak; yalnızca insanlara yürüyüş alanı kazandırmaz. Aynı zamanda ekolojik bağlantıları güçlendirebilir, doğal yaşamın devamlılığına katkı sağlayabilir ve kentteki yeşil alanların birbirinden kopuk adacıklara dönüşmesini önleyebilir.

    Üçüncüsü, sosyal yaşamı güçlendirmek. Yürüyüş ve bisiklet yolları, çocuk oyun alanları, kültür ve etkinlik alanları, kütüphaneler ve diğer sosyal donatılarla desteklenen yeşil alanlar, kentin farklı yaş gruplarını bir araya getirir. Böylece doğa, yalnızca uzaktan seyredilen bir manzara olmaktan çıkar; gündelik yaşamın parçası hâline gelir.

    Yaşam Vadisi fikrinin kent planlaması açısından asıl değeri, bu üç boyutu bir arada düşünmesidir: altyapı, ekoloji ve insan.

    Bu vizyonun arkasındaki mesleki emek

    Beylikdüzü’nde ortaya konan bu kent yaklaşımını değerlendirirken, yalnızca projeyi kamuoyuna tanıtan isimleri değil, uygulama ve planlama süreçlerinde görev alan kadroları da hatırlamak gerekir.

    Mehmet Murat Çalık, Resul Emrah Şahan, Gürkan Akgün, Gürkan Alpay ve Mehmet Çakılcıoğlu; farklı dönemlerde şehircilik, planlama ve yerel yönetim alanlarında görev üstlenmiş isimlerdir. Her birinin görev ve katkısını kendi dönemi ve sorumluluğu içinde değerlendirmek gerekir.

    Şehir plancılığı, mimarlık, mühendislik ve yerel yönetim; kentin geleceğini şekillendiren meslek alanlarıdır. Bu alanlarda üretilen projelerin değeri, kişisel tartışmaların ötesinde, somut çalışmalar ve şehircilik ilkeleri üzerinden ele alınmalıdır.

    Bugün bu isimlerden bazılarının İBB davası kapsamında yargılanıyor olması da kamuoyunun gündemindedir. Ancak yargılama süreçleri ile mesleki çalışmaların değerlendirilmesi birbirinden ayrı tutulmalıdır. Suçlamalar ve hukuki sorumluluklar yargı sürecinde ele alınırken, kent için gerçekleştirilen projeler de kendi somut sonuçları üzerinden tartışılmalıdır.

    Bir kente kazandırılan kamusal alanın, korunan bir doğal çevrenin ve insanların yaşamına dokunan bir projenin değerlendirilmesi, hukuk devletinin ve sağlıklı kamuoyu tartışmasının bir parçasıdır.

    Yağışların ardından Beylikdüzü’nün bize hatırlattığı

    Beylikdüzü’nde yaşanan yoğun yağışlarda bazı cadde ve sokaklarda su birikintileri, devrilen ağaçlar ve rögar taşmaları görülmüş; belediye ekipleri çok sayıda ihbara müdahale etmiştir. Bununla birlikte, paylaşılan belediye açıklamasına göre Yaşam Vadisi’nin kendisinde hayatı durduran veya büyük hasar oluşturan bir sel felaketi yaşanmamıştır.

    Bu durum, tek başına bilimsel bir başarı kanıtı ya da diğer alanlarla karşılaştırmalı bir risk değerlendirmesi sayılmaz. Bunun için yağış miktarı, havza koşulları, altyapı kapasitesi ve taşkın verilerinin incelenmesi gerekir.

    Ancak Yaşam Vadisi’nin temel düşüncesi üzerinde durmaya değer: Dere çevrelerini yalnızca yapılaşma potansiyeli üzerinden değil, suyun akışı, yeşil alan ihtiyacı ve halkın ortak yaşam hakkı üzerinden değerlendirmek.

    İyi şehircilik, yalnızca yağmur yağdığında ortaya çıkan sorunlara müdahale etmek değildir. Riskleri önceden hesaplamak, bilimsel verilerle plan yapmak ve doğanın işleyişine uygun çözümler geliştirmektir.

    Demek ki mesele, kente hangi gözle baktığımızdır

    Bir dere yatağını imar baskısıyla daraltmakla çevresini kamusal bir yeşil alana dönüştürmek aynı planlama anlayışının ürünü değildir.

    Birinde doğal alanın yapılaşma değeri ön plana çıkabilir; diğerinde suyun akışı, ekolojik bütünlük, kamusal kullanım ve gelecek kuşakların yaşam hakkı birlikte ele alınır.

    Beylikdüzü’nde başlayan Yaşam Vadisi yaklaşımının İstanbul genelinde yaygınlaştırılması, bu nedenle yalnızca bir park yapım programı olarak okunmamalıdır. Bu deneyim, kentlerin doğayla ilişkisini yeniden kurma arayışının bir parçasıdır.

    Buradan çıkarılması gereken sonuç, herhangi bir siyasi aktörün bütün kararlarının tartışılmaz olduğu değildir. Asıl sonuç, şehircilik kararlarının bilimsel veriler, şeffaf süreçler, mesleki ilkeler ve kamu yararıyla değerlendirilmesi gerektiğidir.

    Çünkü kent yönetiminde vizyon, yalnızca yeni projeler açıklamak değil; hangi alanların korunacağını, hangi risklerin önleneceğini ve kamusal kaynakların nasıl kullanılacağını da öngörebilmektir.

    İyi bir kent, doğaya rağmen değil, doğayla birlikte kurulur.

    Dereleri betonla çevrelemek yerine yaşamın parçası hâline getirmek, yeşil alanları yapılaşma baskısından korumak ve kentliyi doğayla buluşturmak, gelecek kuşaklara bırakabileceğimiz en değerli miraslardan biridir.

    Ve belki de bugün sormamız gereken en önemli soru şudur:

    Kentlerimizi rantın ihtiyaçlarına göre mi şekillendireceğiz, yoksa insanın yaşam hakkını, doğanın dengesini ve ortak geleceğimizi esas alarak mı yöneteceğiz?

    Bu sorunun yanıtı, yalnızca bugünkü şehirlerimizi değil, yarın çocuklarımıza bırakacağımız İstanbul’u da belirleyecek.

    N. Figen KARAHAN

    Bir yanıt yazın